Oca 18
TEKEL Özelleşmiyor: Kapatılıyor! / Atilla Doğan
TEKEL işletmelerini kapatmayı önüne görev olarak koyan AKP, 12 bin TEKEL işçisine (ve ailesine) iki seçenek dayatmaktadır: Ya 31 Ocak 2010’da tazminatınızı (kıdem ve ihbar) alarak emekliye ayrılacaksınız ya da 4C’ye razı gelerek 600 küsur lira ücret alarak, çeşitli iş kollarına sözleşmeli işçi olarak (Taşeron işletmelerine) savrulacaksınız. Hatırlanırsa, kapatılan SEKA işçileride Kocaeli Belediyesinde istihdam edilmişlerdi. Belediye hizmetlerinin çoğunun taşeronda olduğu düşünülürse sonuç yine aynı kapıya çıkıyor! Bu durum, Özal döneminde başlayan taşeronlaştırma uygulamasının “meyvelerinin” alınması anlamına gelmektedir. Kamuda artık “iş güvenceli” iş kalmamıştır. Son kalan iki büyük işletmeden, TEKEL kapatılıp yok edilmektedir. Geriye sadece demiryolları kalmıştır. O da 2010 yılı özelleştirme kapsamındadır.
Tekel işçilerinin mücadelesi salt 4C’ye karşı değil, kapatılmaya ve özelleştirmelere de karşı olmalıdır. 4C diye tabir edilen çalışma şekli, özelleştirilmek için sırasını bekleyen tüm kamu işçilerine dayatılmaktadır. Maalesef bu işçileri istihdam edecek bir kamu kurumu da kalmamıştır. Bu yüzden bu işçiler, ya tazminatlarını alarak işten ayrılacaklardır, ya da 4C’ye mahkûm olacaklardır. Bu yüzden mücadelenin yönü, kapatılmalara ve özelleştirmelere karşı olmalıdır.
Dünyada ve bu topraklarda yapılan özelleştirmeler yeni “orta sınıflar ve burjuvalar” ortaya çıkarmaktan başka; milyonlarca işçiyi, işsiz, sendikasız ve iş güvencesiz bırakmaktadır. Hükümetler, KİT ve BİT’leri “Zarar eden ve verimsiz” işletmeler olarak listeye almışlardır. Bunların bir çoğunu ya özelleştiren ya da kapatan, özelleştirme şampiyonu AKP, geriye kalan işletmeleri de tasfiye etmekte kararlı.
Kamu mülkiyeti son kertede kapitalist mülkiyet biçimidir. Emekçilerin vergileri ile yaratılan bu kurumlar kesin kes halkın malı değildir. Bu ideolojik bir çarpıtmadır. Bu kurumlar, kapitalist sınıflara dolaylı bir ilişki içinde, ham madde, ucuz mal, yarı mamul tedarikinde bulunmuş işletmelerdir. İçlerinde verimli olanları da vardı, verimsiz olanları da. Örneğin verimsiz olanlardan TCDD, tamamen yatırımsızlıktan ve karayolları politikası tercihinden köhne hale getirilmiştir.
SSCB ve diğer kamu mülkiyetine dayanan işçi devletleri bir bir çözüldü ya da kapitalist restorasyon (Çin ve Küba gibi) sürecine girdi. Yaşana tüm gelişmelerden sonra akla hemen şu soru gelebilir: Devlet mülkiyetine son vermiş ya da vermekte olan bu ülkeler, kapitalizme dönüş yaparken, kapitalist ülkelerdeki devlet mülkiyetleri nasıl ayakta kalacak?
“Ha patron devlet olsun ha özel sektör ne fark eder?”
Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Özelleştirmeler kapitalist dünya ekonomisinin, 1974’den bu yana içine girmiş olduğu uzun krize ve düşen kar marjlarına karşı bir arayış ve uygulamanın adı olmuştur. Yani hâkim sınıfların emekçi sınıflara bir taarruzu. Daha çok kar edebilmek için işçi sınıfının kazanılmış olan tüm haklarına saldırı anlamına gelen bu sınıfsal taarruz, birçok ülkede yanlış algılanmıştır. Bu taarruza, dünya sağı tamamen sahip çıkmış, fakat solunun önemli bir bölümünde ise kafa karışıklığı yaratmıştır. Solun bir bölümü, bu saldırıyı sınıfsal bir saldırı görmek yerine, emperyalizmin bir saldırısı olarak algılamış, antiemperyalizm adına, ulusalcı bir refleks göstermeyi tercih etmiştir. Bu politik tutum çok yanlıştı. Çünkü bu tavır, işçi sınıfını milliyetçilik zehri ile paralize etmekten başka bir anlama gelmez. Bu savunmasız duruma gerileyiş, meselenin arkasındaki sınıfsallığı göremeyen işçi sınıfını “yabancı sermaye vatanımızı satın alıyor” noktasına getirdi. Oysa gelişmeler tam tersi sermayenin entegrasyonundan başka bir şey değildi ve işçi sınıfı ne yazık ki, her seferinde özelleştirme yapacağım diyen hükümetlerin programına oy veriyordu.
İkinci olarak, “Sosyalist Blok”un çözülmesi ve bunun yarattığı ideolojik erozyondur. Bu düşünsel erozyon, adım adım şu noktaya gelmiştir: “Sosyalizm, kapitalizm karşısında yenilmiştir, dolayısıyla piyasanın ve demokrasinin bir arada yaşayacağı en ideal sistem liberalizmdir” En yükseklerden söylen bu sözler topluma enjekte edilerek, kitleler zaman içinde “ikna” edilmiştir. Bu söyleme “ikna” olan işçi sınıfı mücadelede dirençsiz kalmıştır. Kendi çalıştığı işyeri kapanınca ya da özelleşince mücadele etme gereği duymuştur. Diğer işletmelerdeki mücadelelere seyirci kalmıştır.
Üçüncüsü; Özelleştirilen işletmelerden elde edilecek paralar, güya sağlık, eğitim ve dış borçlara aktarılacaktı. Oysa bunların tam tersi oldu. İnsanlar hem işsiz kaldı, hem de dış borç kat be kat artı, üstüne üstlük sağlık ve eğitimde paralı hale dönüştürüldü. Bu tehlikelere birde en kötüsü eklendi: İşsizlik, sendikasızlık ve iş güvencesizlik. Diğer ülkelere göre işsizlik oranı yüksek olan bu ülkede iş güvencesiz çalışmak tam bir yıkımdır. İş güvencesi altında çalışan emekçiler, kamuda çalışan kamu emekçileri (memurlar) kalmıştır. Oraya saldırıda eli kulağında beklemektedir.

TEKEL işletmelerini kapatmayı önüne görev olarak koyan AKP, 12 bin TEKEL işçisine (ve ailesine) iki seçenek dayatmaktadır: Ya 31 Ocak 2010’da tazminatınızı (kıdem ve ihbar) alarak emekliye ayrılacaksınız ya da 4C’ye razı gelerek 600 küsur lira ücret alarak, çeşitli iş kollarına sözleşmeli işçi olarak (Taşeron işletmelerine) savrulacaksınız. Hatırlanırsa, kapatılan SEKA işçileride Kocaeli Belediyesinde istihdam edilmişlerdi. Belediye hizmetlerinin çoğunun taşeronda olduğu düşünülürse sonuç yine aynı kapıya çıkıyor! Bu durum, Özal döneminde başlayan taşeronlaştırma uygulamasının “meyvelerinin” alınması anlamına gelmektedir. Kamuda artık “iş güvenceli” iş kalmamıştır. Son kalan iki büyük işletmeden, TEKEL kapatılıp yok edilmektedir. Geriye sadece demiryolları kalmıştır. O da 2010 yılı özelleştirme kapsamındadır.