Ara 25
2000-2010 / Ergin Yıldızoğlu
Geride bıraktığımız on yılın bir özelliği de kapitalizmin merkezlerinde, ekonomik, siyasi, jeopolitik, ekolojik hatta kültürel alanlarda gittikçe yaygınlaşan bir istikrarsızlık, bir çözülme algısı, bu zeminde gittikçe yoğunlaşan bir korku, hatta Kierkegaard’ın bir deyişini ödünç alırsak yeis (despair) oldu.
Bu on yılın sonunda yeniden bir uygarlıklar çatışması dönemine girdiğimizi dahi söyleyebiliriz. Ama bu çatışma Huntington’un hayal ettiği gibi, dini temelde bölünmüş insan grupları arasında değil, yaklaşık 200 yıllık Batı merkezli kapitalist (liberalizm, emperyalizm, faşizm, milliyetçilik gibi ideolojilerle) uygarlıkla, şimdi kendini çeşitli biçimlerde sunmaya başlayan, bu sunduğu biçimlerden hareketle şekillendirilmeyi, şekillendirecek özneyi bekleyen geleceğin uygarlığı arasındaki bir çatışma olacak. Önümüzdeki on yıla bu çatışmanın dinamikleri damgasını vuracak. Bu nedenle, önümüzde, belki geçen on yıla kıyasla çok daha tehlikeli, yaşaması çok daha zor, ama çok daha geniş seçenekler sunan bir dönem açılıyor.
‘Hegemonya’dan imparatorluğa ve emperyalizme…
Şimdi geride bıraktığımız on yıllık dönem, Asya Krizi’nin ve Kosova Savaşı’nın gölgesi altında başladı.
ABD hegemonyasının ekonomik, kültürel ayağı, 1990’ların “küreselleşmecilik” ve Clinton döneminin, “çok yönlü diplomasi”, “uluslararası topluluk” söylemleriyle sürdürülebilirliğini korumaya çalışıyordu. Asya Krizi’nin (1997-98) ardından IMF politikalarına, “Washington Mutabakatına” yönelik eleştiriler, krizde çevreden merkeze geri dönen mali sermayenin ABD ve Avrupa’da yarattığı ve patlattığı köpükler bir yandan, ABD sağının Clinton yönetimine yönelik, Monika Lewinski olayında zirveye ulaşan kültürel saldırıları öbür yandan, hegemonyanın ekonomik kültürel ayağının çökmeye başladığını gösteriyordu. Buna karşılık Kosova Savaşı (1998-99), ABD hegemonyasının şiddet uygulama kapasitesinin, özellikle hava kuvvetlerinin kinetik gücünün rakipsizliğini ortaya koydu.
Bu iki gelişme bize “neo-conları”, imparatorluk iddialarını, Büyük Ortadoğu Projesi’ni, 2001-2002 resesyonuyla birlikte tarihte görülmemiş çapta bir küresel mali genişlemeyi, tüketim humması ve bunları destekleyen ev piyasası, menkulleştirme, kredi sigortaları vb. gibi araçlara şişirilen finansal köpükleri verdi. 11 Eyül saldırısı da, önce Terorizme Karşı Küresel Savaş (GWOT), sonra “Uzun Savaş” konseptlerini, Afganistan ve Irak’ın işgaliyle de klasik sömürgeciliğe geri dönme niyetlerini… Bu arada Büyük Ortadoğu Projesi çökmüş, siyasal İslamın yükselişi bölgede yeni bir ivme kazanmış, İran bölgesel bir “sorun” olarak yükselmişti. İsrail ise Şaron’dan sonra liderliği devralan çapsız politikacıların elinde sürüklendiği Lübnan ve Gazze maceralarından sonra uluslararası alanda yalnızlaşıyor, Türkiye’yi “kaybediyor”, Obama’nın mesafeli duruşu yüzünden kendini tarihinde ilk kez, adeta bir var oluş sorunuyla karşı karşıya buluyordu. Arafat’ın öldürülmesinden sonra da Filistin halkı ikiye bölünmüş, barış hatta tek bir devlet kurma olasılığı son derecede zayıflamış, çözümsüzlük egemen olmuştu.
2001-2002’de mali genişlemeyle yarıda kesilerek ertelenen resesyon, çok daha büyük bir şiddetle 2008’de geri geldi; neo-liberal küreselleşmeci kriz yönetme modelinin artık tamir edilemeyecek biçimde tükendiğini ortaya koydu. Dünya ticareti görülmemiş oranda daraldı, sermaye hareketleri yön değiştirdi.
Kredi köpüğü ve hızla artan işsizlik, tüketim hummasının sonuna gelindiğini gösteriyordu.
Dünya savaşlarından bile uzun sürdüğü halde hâlâ sonuçlanamayan Afganistan ve Irak savaşlarıysa, ABD’nin kinetik gücünün gerilla karşında yetersizliğini, askeri diplomatik personelinin istikrarlı bir sömürge yönetimi kurma beceriksizliğini gözler önüne serdi. Ebu Garib işkence skandalı, New Orleans’ta Katrina fırtınasından sonra sergilenen görüntüler, ABD’nin “uygar ülke” imajında derin yaralar açtı. Böylece, hem Büyük Ortadoğu Projesi hem de imparatorluk projesi iflas ediyor, ABD hegemonyası tamir edilemez bir biçimde çözülmeye başlıyordu.
Büyük belirsizlik
Geride bıraktığımız 10 yılın belki de en önemli sonucu, Batı uygarlığının iki yüz yıllık egemenlik döneminden sonra uluslararası düzeyde gelişmeleri etkileme gücünü artık kaybetmeye başlamış olmasıydı. ABD dış politika çevrelerinin popüler yazarlarından Fareed Zakaria’nın deyişiyle “Amerika sonrası”, Richard Haas’ın deyişiyle “kutupsuz” döneme girmiştik.
İki binli yıllarda Rusya, geleneksel etki alanlarına geri dönmüş, Çin, dünyanın ikinci büyük ekonomisi, en büyük ihracatçısı, ikinci büyük enerji tüketicisi konumuna yükselmiş, Afrika’da, Ortadoğu’da, Kafkaslar’da, hatta ABD’nin “arka bahçesi” Latin Amerika’da enerji, gıda, hammadde piyasalarına nüfuz etmeye başlamıştı. Böylece Çin salt ekonomik değil siyasi, diplomatik bir güç, gelecekte bir hegemonya aday adayı olarak da yükseliyordu. Çin’in yanı sıra Hindistan, Latin Amerika’da Brezilya da hızla yükseliyor, Batı piyasalarına nüfuz ediyor, Hindistan, İngiltere’de en büyük yabancı yatırımcı konumuna yükseliyordu: Dünya ekonomisinin dengeleri değişiyor, sermaye birikim merkezi artık geri çevrilemez bir biçimde, Batı’dan Doğu’ya kayıyordu.
Hegemonya merkezini kaybetmeye başlayan dünya sisteminde, bir genel kriz yönetme modeli, uluslararası sermayenin birikim süreçleri için gerekli küresel siyasi, ideolojik, kurumsal meşrulaştırma zemini sunacak, dayatacak bir güç kalmıyor, böylece yükselen güçlerin ulus devletlerin manevra alanları genişliyor, ulusalcılık, bölgecilik bir yandan, sömürgecilik, askeri tehdit öbür yandan gelişiyordu. Küreselleşme süreci, 20. yüzyılın başında olduğu gibi, yine bir hegemonun başını yemişti, derinleştirdiği ulusal ve sınıfsal çelişkiler altında çöküyordu.
Belirsizliği arttıran çok önemli bir etken daha var. İletişim teknolojilerinde görülen uydular, cep telefonları, internet gibi gelişmeler geçen on yıllık dönemde kapitalist küreselleşmenin krizini, istikrarsızlıkların yayılmasını kolaylaştırarak çabuklaştırırken, aynı anda insanlık tarihinin, kültürlerin, dillerin, dinlerin, öznelliklerin yayılması ve birbirleriyle kaynaşmasına ilişkin uzun dönemli küreselleşme sürecine büyük ivme kazandırmıştı. Bu olgu üzerinde, küresel çapta, işçi sınıfı içinde, “yeni orta sınıf” olarak da adlandırılan, yeni, çok etkili bir kesimin şekillenmeye başladığını görüyoruz,
Bu kesim, on yılın başındaki küreselleşme karşıtı muhalefetten, savaş karşıtı, iklim değişikliği protestolarına, Tayland, Kore deneyimlerinde, İran ayaklanmasında olduğu gibi, çok az bir nüfuzla, en yeni iletişim araçlarını kullanarak, uluslararası düzeyde çok büyük etkiler yaratabileceğini de kanıtlıyordu. Kültürel olarak, tüm diğer sınıflardan daha çok “küreselleşmiş” bu kesimin, kapitalizmin küresel etkilerine karşı giderek artan şiddette kuşkucu sesler çıkarmaya başladığı da görülüyordu. Bu kesimin ne tür siyasi projeleri benimseyeceği henüz belirsizdi. Ancak, bu kesimin, krizle birlikte alıştıkları yüksek tüketim kapasitelerini, “yaşam tarzlarını”, hatta işlerini kaybederken, işçi sınıfının geri kalanıyla aralarındaki aidiyet ilişkisinin farkına varırken bu arada, liberal demokrasiye olan güvenlerini hızla kaybetmekte olmaları, dünyanın güvenlik örgütlerinin analistlerince ciddi bir kaygıyla izleniyor.
Geçtiğimiz on yıl bize üç büyük (ekonomik, ekolojik, küresel liderlik) bir seri de “küçük” (bölgesel) kriz miras bıraktı. Kopenhag zirvesinin de gösterdiği gibi 2010 yılına, “büyük krizlere” yakın zamanda bir çare bulunabileceğine ilişkin hemen hiçbir belirti olmadan giriyoruz. Bu koşullarda küçük krizlerin de giderek derinleşmesi, sayılarının artması beklenebilir.
Kopenhag zirvesi
Büyük krizleri, örneğin iklim değişikliği sorununu, yerel düzeyde aşmak olanaklı değil. Bu nedenle, 198 ülkenin lideri Kopenhag’da toplandılar, bir hafta boyunca dünya halklarının gözlerinin önünde tartıştılar. Ama sonuç fiyasko oldu, dünyayı ölümden kurtaracak bir anlaşma üretemediler. Halbuki durum işi gücü bırakarak Kopenhag’a gelip günlerce tartışacak kadar vahimdi. Peki öyleyse, ne oldu da zirve fiyaskoyla bitti?
N’olacak kapitalizm işte: “Biriktir, biriktir! Musa’sı da budur tüm diğer peygamberleri de” (K. Marx, Capital Cilt I, sf 742 Penguin Classics)… Bu toplumsal üretim modelinin tek bir önceliği var o da sermaye birikimi! Tüm diğer sorunlar, bu arada dünyanın geleceği de, hele bir de ekonomik bir kriz söz konusuysa, sermaye birikim sürecinin gereksinimlerine göre belirleniyor. Chavez Kopenhag’da, “Çevre banka olsaydı çoktan kurtarmıştınız” derken tam da bunu kastetmiyor muydu? Bankaları kurtarmak için bugüne kadar yaklaşık 12 trilyon dolar harcanmadı mı? Sanayileşirken atmosfere bastıkları gazlarla bugünkü koşulları hazırlayan zengin ülkeler, yoksul ülkelerin çözüme katkılarını sağlayabilecek mali desteğe gelince, ancak 100 milyar dolar çıkarabildiler, onu da somut bir anlaşmaya bağlayamadılar. Naomi Kline’in, Noel’e doğru günleri sayan bir halk şarkısına atıfla söylediği gibi, “Dokuzuncu günde Afrika’yı kurban ettiler”…
Kopenhag zirvesi, sermaye birikim sürecinin gereksinimlerini ikinci plana iterek, insanlığın varoluş koşullarına öncelik verecek bir küresel liderlik eksikliğini de gözler önüne serdi. Angela Merkel’in Kopenhag sonrasında, sonucu değerlendirirken, “Kendine çok güvenli bir Çin vardı karşımızda” sözleri bu bağlamda ciltlerle jeopolitik analize bedeldi (Der Spiegel, 20/12/09). ABD medyası Kopenhag’ın faturasını Çin’e çıkarmaya çalışırken, Çin Merkez Bankası Başkan Yardımcısı’nın “Dünyanın, ABD’nin çıkardığı tüm borç kâğıtlarını almaya devam edebilecek parası yok” demeci de… (Shangai Daily, 18/12/09)
ABD ve Çin hem dünyanın güçlü, hem de atmosferi en çok kirleten iki ülkesi. Dünya siyaseti bunların arasındaki dengeler, çelişkiler üzerinden şekillenmeye başladı. Kimi tarihçiler, bu ikilinin (Chimerica, G2) arasındaki uyumun dünyaya düzen getirebileceğine inanıyor. Kopenhag zirvesiyse tam aksi yönde bir görüntü sergiledi. Bu ikili anlaştılar, ama karbondioksit üretiminde gereken kesintiyi yapmama konusunda anlaştılar; ekonomik siyasi hedefleri uğruna gezegeni ölüme sürüklemeyi göze alabileceklerini de göstermiş oldular.
Yerel krizler daha da derinleşecek
Ekonomik krizin getirdiği “de-globalizasyon”, finans piyasalarını kurtarma paketleri, işsizlik, yoksulluk artışı, kaynak rekabeti, küresel ısınmanın getirdiği su, gıda sıkıntıları, ulus devletlerin siyasi aktörler olarak yeniden öne çıkmalarına neden oldu. Bu sürecin, 2010 yılı boyunca, küresel liderlik yokluğu, derinleşen rekabet ortamında, Bismark dönemini anımsatan dış politika eğilimlerini güçlendirmesini de bekleyebiliriz. Dünya halklarının güçlerini, kaynaklarını birleştirmelerini gerektiren krizler derinleşirken, kaynakların bölünmesine, çatışma eğilimlerinin güçlenmesine 2010’da daha çok şahit olacağız.
Diğer taraftan, küresel çapta işbirliği yokluğu, hem küresel liderlik iddiasında olanların, hem de yerel düzeyde sorunlarla boğuşmaya çalışan ulus devletlerin seçkinlerinin artan sıklıkta başarısız kalmalarına yol açması kaçınılmaz görünüyor. Bu başarısızlıklar, genelde çalışanlar, özellikle de eğitim, iletişim, teknoloji kullanma düzeyine bağlı olarak dünyayı daha yakından izleme, anlama şansına sahip “yeni orta sınıf” üyeleri arasında siyasi liderliklere ve ekonomik düzene karşı güvensizliği körükleyecek.
Kopenhag’daki fiyaskoya, devletlerin, mali krizin kamu bütçelerine getirdiği yükleri, şimdi emekçilerin omuzlarına yıkmaya hazırlanmalarına bakarak, liberal -sözde- demokrasilerin, daha baskıcı ve denetimci yönde evrimleşmelerini, iç sorunlardan kaçmak için uluslararası maceralara yönelmelerini de bekleyebiliriz.
Giderek iç istikrarını kaybetmeye, ama aynı zamanda dış ilişkilerinde, Bismark’ı anımsatan bir biçimde, komşularını tek tek idare ederek, büyük güçleri dengeleyerek bölgesinde güç yansıtmaya çalışan bir ülke görünümündeki Türkiye açısından da 2010’un çok zor bir yıl olması kaçınılmaz gibi görünüyor.
23.12.2009
Kaynak: erginyildizoglu. blogspot.com

Geride bıraktığımız on yılın bir özelliği de kapitalizmin merkezlerinde, ekonomik, siyasi, jeopolitik, ekolojik hatta kültürel alanlarda gittikçe yaygınlaşan bir istikrarsızlık, bir çözülme algısı, bu zeminde gittikçe yoğunlaşan bir korku, hatta Kierkegaard’ın bir deyişini ödünç alırsak yeis (despair) oldu.