Ara 22
Oyu Baraja Takılan ‘Sözde Vatandaş’ / Kadir Cangızbay
Millî birlik ve bütünlüğün, yeterli değil ama zorunlu koşulu, milletin bütün fertlerinin eşit vatandaşlık haklarından yararlanmasını sağlamak, bu hakları kullanması karşısındaki engelleri kaldırmaktır; zira, milletin molekülü vatandaştır. Bir vatandaşlık hakkı olarak kullandığı oy, seçim barajı yüzünden fiilen geçersiz kılınan kişi, aslında o an itibariyle vatandaşlıktan düşürülmüş, dolayısıyla devlet kendi milletini kendi elleriyle parçalamıştır.
Türkiye’nin sorunlarını çözmenin ön koşulu akl-ı selim; yani sapkın/saptırıcı olmayan sağlıklı akıl. Birileri, çıkmış ‘terörü eylemsiz kılmak’tan söz ediyor. Terör, zaten bir eylem biçimidir; eylemsiz terör olmaz; eylemsizleşince geriye kalan nasıl hâlâ terör olabilir ki: Terör, insanları sindirmek üzere her hangi bir saldırı karşısında hazırlıksız/savunmasız ve böyle bir saldırıya karşı koyabilmesi olanaksız insanları hedef alan şiddet uygulamasıdır.
Bu durumda terör örgütü diye bir örgüt türü, yani nihaî hedefi insanları yıldırıp hep bu durumda tutmak olan bir örgüt türü de olamaz; ama devlet de dahil -hatta, çoğu zaman da en başta gelmek üzere- teröre/yıldırmaya baş vuran kurumlar/kuruluşlar/örgütler vardır.
Bir de ‘terör siyasallaşıyor’ diyenler var ki, bunlar da ayrı bir şizofren ve de cahil: Tedhişe başvurulmasından ve tedhişe başvuranlardan bağımsız terör diye bir olgu yok; yani, adam tedhişe başvurmayı terk ettiyse, artık ne kendisi terörist, ne de yaptığı şeyin adı terör. Ama, dört bir yanı açık vapur güvertesini ‘kapalı alan’ sayıp sigara yasağı getiren kafalar var.
Tabiî hem Öcalan’ı 30 bin kişinin katili ilan edip hem de “bunları 40 binini öldürdük, ama bir türlü tükenmiyorlar” diyenler ve tükenmezin mürekkebi nereden doluyoru bile sormayı akıl edemeyip “ah, şu Kandil’i bir yok etsek her şey hallolurdu” zannedenler var; sanki Kandil’dekiler oraya Merih’ten inmişmiş/getirilmişmiş gibi -tabiî Mars ile Merih’in aynı şey olduğunu bile bilmeksizin.
Konu dile gelmişken, ‘kısa ad’ diye bir dilsel kategori bulunmayıp ancak ve ancak bir adın kısaltması olabileceğini bile bilmeyenler var: ‘AK Parti’, ‘Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kısa adı değil, bizatihi bir addır, yani başka bir ad; ve de aynı bir varlığın -resmî/yasal düzeyde- iki farklı adı bulunması ne kadar meşrû ve hukukî, o da ayrı bir sorun.
Açılıma yüzde 10 barajı!
Ama siyasal söylemin şizoitliğin doruğuna ulaştığı nokta, ‘demokratik açılım’ deyip de seçimlerdeki yüzde 10 barajından hiç bahsedilmemesidir. Halihazırdaki seçim sistemi, toplam seçmenin sadece dörtte birinin oyuyla Meclis’te üçte iki çoğunluk sağlamaya imkan veren, seçmenlerin yüzde 60’nın, oy kullanmış olanların da yüzde 45’inin hiç mi hiç temsil edilmemesine yol açabilmiş bir sistemdir. İnsandaki adalet duygusunu rencide etmenin yanı sıra millete mensubiyet duygu ve arzusunu da kökünden dinamitlemektedir.
Üstelik bu sistem yüzünden ortaya çıkan adaletsizlik istenmeyen bir tesadüf değil, tam tersine açıkça ve mükemmelen taammüdîdir. Bidayette solcular, daha sonra da “kürdüm” diyen Kürtler Meclis dışında tutulmak istenmiş ve bu hem ahlak dışı hem de bölücü tavrı savunmak üzere ‘siyasî istikrar’ı sağlama gerekçesi ileri sürülürken istikrarlı kılınan tek şey tam 25 yıldır süren bir savaş olmuştur. Yüzde 10 barajıyla somutlaşan bölücülük o denli inatçıdır ki, işi oy pusulalarının düzenleme biçimiyle oynayarak kendi halkına tuzak kurmaya kadar götürmüş, buna rağmen Meclis’e girmeyi başaran milletvekillerine karşı da darbecilerle aynı safta yer almaktan çekinmemiştir:
Milli birliğin gerek şartı…
TBMM bir bütündür ve milletin oraya gönderdiği vekillerin bir kısmını tanıyıp bir kısmını tanımamak, bir kısmının elini sıkıp bir kısmınınkini ise sıkmamak doğrudan doğruya milletin iradesine darbe vurmak, millî birlik beraberlik söylemleri ardında halkın bir bölümünü millet-dışı addetmektir.
Millî birlik ve bütünlüğün, yeterli değil ama zorunlu koşulu, milletin bütün fertlerinin eşit vatandaşlık haklarından yararlanmasını sağlamak, bu hakları kullanması karşısındaki engelleri kaldırmaktır; zira, milletin molekülü vatandaştır. Bir vatandaşlık hakkı olarak kullandığı oy, seçim barajı yüzünden fiilen geçersiz kılınan kişi, aslında o an itibariyle vatandaşlıktan düşürülmüş, dolayısıyla devlet kendi milletini kendi elleriyle parçalamış olmaktadır.
Bu durumda sadece ‘demokratik açılım’ değil ‘millî birlik’ten söz edenlerin de ilk yapması gereken şey, milletin her ferdinin oyunu mutlaka ve eşit derecede geçerli kılacak sıfır barajlı ve millî bakiyeli bir seçim sistemini getirmekten başka bir şey olamaz.
Milli bakiyeyi Meclis’e yansıtmak
Ve böyle bir sisteme geçmek için de değil yeni bir anayasa, anayasa değişikliğine bile gerek yoktur. Ayrıca, millî bakiyeyi Meclis’e yansıtacak bir kurum olarak Türkiye Milletvekilliği şeklinde bir statünün ihdası, sadece demokrasi açısından değil milletin bütünlüğünü pekiştirmek açısından da son derece fonksiyonel olacaktır. Bu arada şunu da hatırlatalım ki, ‘60’ların ikinci yarısında solun legal çerçevelerin dışına kayıp, büyük ölçüde darbeci cuntalardan medet umar hâle gelmesinde ‘millî bakiye’li sistemin Demirel-İnönü işbirliğiyle kaldırılıp parlamenter temsilin sol için olanaksız kılınmasının belirleyici bir rolü olmuştur. Bütün bunlar veri iken aynı anda hem demokratik açılım hem de millî birlik-bütünlük deyip, buna karşılık her ikisinin de zorunlu önkoşulu durumundaki adil bir seçim sisteminden hiç söz etmemek, eğer zihinsel değilse ahlakî bir zafiyetin göstergesi olmaktan öteye hiçbir anlam taşımaz.
Vatandaşın tercihlerinin bire bir meclise yansımasının yollarını açmak, sadece demokrasinin bir gereği ve millî birliği ayakta tutmanın bir aracı olmayıp, ‘terörle mücadele’siz bir Türkiye için varoluşsal bir zorunluluktur da.
Zira Türkiye’nin problemi, PKK’lıları dağdan indirmek, örgütü silahsızlandırmak ya da tümden tasfiye etmenin çok çok ötesinde siyaseti silahsızlandırmak, yani, belinde silah bulundurmanın/eline silah almanın siyasî açıdan her türlü kıymet-i harbiyeden yoksun kılınmasıdır. Bu ise her şeyden önce askerin siyaseti bırakmasını gerektirir.
Ancak hiçbir güç odağı bu konumundan kendi rızasıyla vaz geçmez; zira, böyle bir şey nesnenin tabiatına aykırıdır; başka terimlerle söylersek, sosyolojik bir garabettir.
Aday listesini halk belirlesin
Öyleyse askerin siyaseti bırakması ancak ve ancak kendisinin siyaset alanı dışına püskürtülmesiyle mümkün olacaktır. Bu geri püskürtme işinin ise, kendisine “haydi artık çık bu sahadan” deyip, onun da bu sözü dinlemesiyle gerçekleşecek olmadığı açıktır.
Bu durumda yapılacak şey siyaset alanının, başka hiçbir gücün içine sızıp kendisine bir yol ve yer bulmasına imkan bırakmayacak şekilde halkla tıka basa doldurulmasıdır. Bu tıka basa doldurma, tabiî bütün milleti fiziksel olarak Meclis binasına toplamak şeklinde değil, en başta bütün eğilimlerin siyasal olarak örgütlenmesine imkan veren bir siyasal partiler kanunu, ancak bunun yanı sıra da halkın meclise gönderdiği temsilcileri doğrudan tanıyıp kendilerinden hesap sorabilmesine, hatta verdiği temsil yetkisini dönem bitmeden geri çekmesine, aday listesini kendisinin belirlemesine ve bu liste üzerinde tercih sıralaması yapmasına imkan tanıyan yasal ve idarî-teknik düzenlemeler aracılığıyla mümkün olacaktır. Tabiî bu arada, milletvekilinin kürsü dokunulmazlığı mutlak hale getirilirken, özellikle akçeli işlere de teşmili mümkün her türlü dokunulmazlığın kaldırılıp, milletvekilliğinin, uğruna her türlü ödünün verilebileceği, aday listesine girebilmek için -şu an için genel başkan karşısında- bin türlü taklanın atılacağı imtiyazlı bir konum olmaktan çıkartılması da şarttır.
Korsan kapitalizmle nereye kadar?
Yerine göre halkın yarısından fazlasının bir tek temsilcisinin bile bulunmayabildiği, halkın temsilcisi diye girenlerin de halk tarafından değil parti başkanı tarafından tayin edildiği, dolayısıyla gerçekte millî iradeden çok parti liderlerinin iradesinin tecelligahına dönüşen bir Meclis’in, halktan boşaltılmışlığı ölçüsünde siyasetin silahsızlandırılmasına hizmet etmek bir yana, sivil siyasetçi ve iktidarları da kendilerine nirengi noktası olarak -legaliyle illegaliyle- mutlaka eli-beli silahlıları almak zorunda bırakacağı açıktır: Kimisi asker desteğinin peşine düşecek, kimisi askerle gizli mutabakatlar aracılığıyla kendi manevra alanını genişletmeyi deneyecek veya askeri polis marifetiyle kuşatma planlarına dalacak -ki, polis de silahlı bir kurumdur-, kimisi de kendisi silah kuşanıp dağa çıkmayı siyasî bir koz olarak ortaya sürecek, ama bu arada hiç biri de DTP’yi silahlı bir örgütün desteğinde siyaset yapmakla suçlayıp dışlamaktan geri kalmayacaktır.
Oysa açık olan şudur ki, mevcut seçim ve siyasî partiler kanunlarında gerek ulusal düzeyde, gerekse parti-içi demokrasi yönünde hiçbir değişikliğe gitmeksizin münferit kimlikler temelindeki açılımlar aracılığıyla ülkede güven ve huzurun sağlanabileceğini ileri sürmek eğer sınırsız bir safdilliğin ürünü değil ise, bizim derinliklerine nüfuz edemediğimiz farklı bir hesabın gereğidir. Son olarak şunu da söyleyelim: Seçim sistemine ve siyasal partilere ilişkin katılımcı düzenlemelere gidilmesi, tabiî ki her şeyi bir anda düzeltecek sihirli bir formül değildir; ama, ilk ağızda ve büyük bir kolaylıkla gerçekleştirilebilecek bu türden değişikliklere ima yollu bile olsa en ufak bir atıfta dahi bulunulmazken, etno-kültürel parametreleri ısrarla vurgulanır hale getirmenin, sınıf temelli sömürü ve egemenlik ilişkilerinin üstünü örtüp ülkede hüküm süren korsan kapitalizmine bir süre daha rahat nefes aldırtmak gibi bir hedefe de yönelik olabileceğini göz ardı etmek, bugünkü gidişat ile 12 Eylül darbesi arasındaki devamlılığı ortaya koymak açısından büyük bir eksiklik olur.
14.12.2009
Kaynak: ozguruniversite.org
Bu yazı ilk olarak Star Gazetesi ‘Açık Görüş’ ekinde 14 Aralık 2009’da yayınlanmıştır.

Millî birlik ve bütünlüğün, yeterli değil ama zorunlu koşulu, milletin bütün fertlerinin eşit vatandaşlık haklarından yararlanmasını sağlamak, bu hakları kullanması karşısındaki engelleri kaldırmaktır; zira, milletin molekülü vatandaştır. Bir vatandaşlık hakkı olarak kullandığı oy, seçim barajı yüzünden fiilen geçersiz kılınan kişi, aslında o an itibariyle vatandaşlıktan düşürülmüş, dolayısıyla devlet kendi milletini kendi elleriyle parçalamıştır.
26 Aralık 2009 Tarih 13:27
Sevgili Solfasol; yazımın sitenizde yayınlanması benim için bir mutluluk; ancak kaynak olarak ilk yayınlandığı STAR AÇIK GÖRÜŞ’ü de verirseniz sermaye yapısı belli bir yayın organında bu tür yazıları da yayınlayan şerefli ve cesur editörü de şereflendirmiş olursunuz. Dostlukla. K. Cangızbay
28 Aralık 2009 Tarih 07:08
Gerekli değişikliği yaptık. İlginiz için teşekkür ederiz.