“Felsefenin toplumsal konumunun bugünkü görünüşte kötüleyen hali karşısında sevinen hazin beyler karşısında felsefe, Prometeus’un Tanrıların hizmetkarı Hermes’e verdiği cevabı verir: Bil ki, sefaletimi senin esaretinle değişmem. Bu kayaya bağlı kalmayı, baban Zeus’un sadık bir ulağı olmaya yeğlerim.” (Karl Marx, Berlin, Mart 1841)
Dünyada ve Türkiye’de sosyalist sol yeni bir arayışın içerisinde. Solun, değişen koşulları algılayıp, analiz ederek, bu koşullara göre kendisini ve mücadele hattını sürekli olarak güncellemesi, Sovyetler Birliği’nin yıkılması ile yitirdiği prestijini yeniden kazanması, toplum karşısında yeniden ciddiye alınır bir alternatif olabilmesi için önemli bir zorunluluk. Bu arayış ve dönüşümün kolay olmayacağı, pek çok dirençle karşılaşacağı da oldukça açık.
Devamını oku “Solu Yeniden Tanımlamak / Emrah Altındiş”
28 Haziran darbesini takiben iktidara geçen Roberto Micheletti, askerler tarafından sürgüne gönderilen seçilmiş başkan Manuel Zelaya’nın bir ulusal mutabakat hükümetinin başı olarak dönüşüne izin verecek ve Kosta Rika Başkanı Oscar Arias tarafından yapılan uzlaşma önerisini reddettiği için uluslararası toplum tarafından eleştirildi. Ama Micheletti’nin inadı, Latin Amerika solunun ilerleyişini durdurma fırsatı olarak görenler tarafından cesaretlendirildi. Zelaya’nın devrilmesinden 1,5 ay sonra bu küçük, alabildiğine yoksul Orta Amerika ülkesi Barack Obama’nın dış politika anlayışını da içerecek şekilde kıtasal politikayı şekillendirebilecek büyük bir savaşın alanı haline geldi.
Devamını oku “Honduras ve Bölge için Savaş / Greg Grandin”
Son dönemde, özellikle de neoliberal çılgınlığın ideolojik alanı kuşatıp, alternatifsiz tek düşünce olarak sunulduğu koşullarda, zaten geçerli olan kafa karışıklığı daha da büyüdü. Esas itibariyle bir sistem olan kapitalizmle bir düşünce akımı olan liberalizm bir ve aynı şey sayılır hale geldi. Oysa bazı kesişme alanları olmakla birlikte kapitalizm ve liberalizm kavramları aynı içeriğe sahip değildir. Liberalizm, insanlık tarihinde bir dönüm noktası, müthiş bir entellektüel devrim olan Aydınlık Felsefesinin sonucunda ortaya çıkan bir düşünce akımıydı. Entellektüel bir devrim olan Aydınlık Felsefesi insan özgürlüğünü amaç, aklı da araç sayıyordu. Liberalizm de, esas itibariyle iki bileşenden oluşuyordu: İnsanı merkeze alan, insanın eşit ve özgür olduğunu ilân eden politik felsefe ve mülkiyeti esas alan ekonomik doktrin. Politik bir felsefe olan liberalizmin ekonomik doktrin olan liberalizme önceliği vardı. Ekonomik liberalizm kapitalizmin bir sistem olarak sahneye çıkıp kendini dayattığı koşullarda formüle edilmişti. Bir politik felsefe olan liberalizm ise aydınlıklar [lumières] yüzyılı da denilen XVII. yüzyılın hemen sonrasında ortaya çıkmıştı. Ekonomik doktrin olarak liberalizm özel mülkiyeti ‘doğal bir hak’ sayıyordu ve bireylerin kendi çıkarlarını gerçekleştirmeleriyle kollektif çıkara ulaşılacağını öngörüyordu. Başka türlü ifade edersek, teker teker kendi çıkarları peşinde koşan bireylerin, kollektif çıkarı gerçekleştireceği varsayılıyordu. Bu daha sonra görünmez el metaforunda ifadesini bulacak ve zihinlere yerleşip bıktırıcı bir tekerlemeye dönüşecekti. Fakat bir ekonomik doktrin olarak liberalizm aynı zamanda kapitalizme dair bir söylemdi. Buna göre piyasanın işleyişine hiçbir şey engel olmamalı, devlet de oyunun kurallarına riayet edilmesini sağlayacak kadar müdahale etmeli, kurallara uymayanları cezalandırmalıdır.
Devamını oku “Liberalizm, Kapitalizm ve Sol / Fikret Başkaya”
Kimliğini ve kişiliğini silip ‘kendileştirdiği’ kadının üzerindeki egemenliğini sürdürmeye kararlı er kişi, “et ve tırnak gibiyiz, biz ayrılamayız” sözünü pek sever; ve de sayısız trajedilerle sabit olduğu üzere bu söz, genel olarak “ya benimsin ya da kara toprağın” tehdidine bağlanır!..
Devamını oku “Kürdün Hâl ve Gidişi / Sadık Varer”
Yeni yüzyıl Latin Amerika’da şaşırtıcı bir başlangıç yaptı. İlk kez burada -Şili ve Bolivya- uygulanan neo-liberalizm için ayrıcalıklı bir alan olan kıta, hızlı bir biçimde yalnızca neo-liberalizme karşı bir direniş değil, onun alternatiflerinin inşası için de önde gelen bir arenaya dönüştü. Madalyonun iki yüzü: tam da neo-liberal deneylerin laboratuarı olduğu içindir ki, Latin Amerika artık onun sonuçlarıyla baş etmek zorunda. 1990’lar ve 2000’ler birbiriyle taban tabana zıt iki onyıl oldu. 90’lar boyunca, neo-liberal model -Küba dışında- kıtanın hemen her ülkesine çeşitli ölçülerde dayatıldı. İlk Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasını (NAFTA) imzalamak üzere Rio Grande’yi kat etmeyen Clinton, uzun olmayan bir süre sonra, yeni modelin ilk krizi Meksika’da patlak verdiğinde Washington’dan bir süper-istikrazı onaylamak zorunda kaldı. ABD bunun ardından, serbest ticaret politikalarının kesintisiz bir uzantısı olarak yarıküre ölçeğinde bir Amerikalar Serbest Ticaret Bölgesi’ni (FTAA) dayatmayı sürdürdü.
2000’de, Kanada’daki bir Amerikalar zirve toplantısındaVenezüella’nın Hugo Chávez’i Clinton’un FTAA önerisine karşı oy kullanan tek lider olurken, Cardoso, Menem, Fujimori ve meslekdaşları uysalca sıraya girmişlerdi. Chávez katıldığı ilk İberik-Amerikan zirvesinde, Castro’nun kendisine, üzerinde ‘En azından buradaki tek şeytan ben değilim,” yazılı bir pusula ilettiğini aktarmıştı. Bu nedenledir ki, bizzat -kendisi 1998’de Venezüella devlet başkanı seçilen- Chávez’in 2003’de Brasilia’da Lula ve Buenos Aires’de Néstor Kirchner’in; 2004’te Montevideo’da Tabaré Vázquez’in; 2006’da La Paz’da Evo Morales’in; 2007’de Managua’da Daniel Ortega ve Quito’da Rafael Correa’nın; ve nihayet 2008’de Asunción’da Fernando Lugo’nun yemin törenlerini izlemesi bu nedenle bir bakıma ferahlatıcıydı. Bu arada, 2000’de neredeyse oybirliğiyle kabul edilen ABD serbest ticaret önerisi, 2004’e gelindiğinde çoktan ölmüş ve gömülmüştü. O tarihten itibaren Chávez’in kendisi ve 2006’da da Lula yeniden seçildi; o yılın Nisan’ında Kirchner yerini eşi Cristina Fernández’e bıraktı; Paraguay’da ise Lugo, Colorado Partisi’nin neredeyse altmış yıllık yönetimine son vererek seçim zaferi kazandı.
Devamını oku “En Zayıf Halka? / Emir Sader”
Mali piyasalarda patlak veren fırtınanın sona erdiğine, depresyon riskinin azaldığına ilişkin bir “consensüs” oluşmuş durumda. Ancak, iki noktaya dikkat etmek gerekiyor. Birincisi, kriz kavramıyla ilgili. İkincisiyse, dünya ekonomisinin özellikleri yine değişmeye başlaması.
Devamını oku “‘Fırtınadan’ Sonra ‘De-Globalization’ / Ergin Yıldızoğlu”
Roland Barthes, “faşizm susma değil söyleme mecburiyetidir” diyor. Eklemek gerekiyor; bu mecburiyet zora dayandığında ve rıza geri çekildiğinde rejimin adı faşizm, rızaya dayandığında ve zor geri çekildiğinde liberal demokrasi oluyor, ikisi arasında ise fazla bir mesafe bulunmadığını söyleyebiliyoruz. Kapitalist toplumlarda iktidar normal şartlar altında rıza ile icra ediliyor, rızanın ise imal edilmesi, üretilmesi gerekiyor. Marx, “egemen sınıfın düşünceleri, her çağda, egemen düşüncelerdir” diyor; üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduranlar, bilginin ve düşüncenin üretildiği araçları da ellerinde tutuyorlar. Kapitalizmin organik aydınları bu üretim araçlarının “emekçileri” olarak temayüz ediyorlar, ideolojik aygıtlar aracılığıyla, bir hakikat olarak kapitalizmi her gün ve her gün yeniden üretiyorlar, onu kitleler nezdinde meşru kılıyorlar, hegemonyanın devamını sağlıyorlar. Kuşkusuz bu, kapitalizmin bütün organik aydınlarının benzer şekilde düşündüğü anlamına gelmiyor; örnek istenirse, Keynes kapitalizmin ancak refah devletçi politikalarla ayakta kalabileceğini düşünürken Hayek bunun ancak refah devletçi mekanizmaların tamamıyla tasfiye edilmesi ile mümkün olabileceğini söylüyor; kapitalizmin bekası kaygısı ortak, fakat bekanın tesisi konusunda ihtilaflar söz konusu olabiliyor.
Devamını oku “Yeni İktidar Üzerine Notlar / Fatih Yaşlı”
15 Ağustos’ta başlayan toplu görüşmelerin, kamu çalışanlarının sorunlarına çözüm üretmesi mümkün değil. Bunun esas nedeni, siyasi iktidarların sosyal politikalara yönelik programları tercih etmemeleri. İktidarın 2002’den bu yana her fırsatta böbürlendiği büyüme rakamlarına göre Türkiye 2008’e kadar yıllık ortalama yüzde 6,2’lik bir büyüme sağladı. Öte yandan bu büyüme karşısında kamu emekçilerinin reel ücretleri ortalama yüzde 30 geriledi. Bu tablonun nedeni kuşku yok ki, AKP iktidarının 2002’den bu yana uygulanan faiz dışı fazla hedefine kilitlenmiş “harcama disiplini” yaklaşımıdır. Esasen dış kaynağa dayalı bu büyüme stratejisi, genel ücretler seviyesinin ve özellikle kamu alanındaki ücretlerin baskı altında tutulmasını gerektirir.
Devamını oku “Toplu Sözleşme, Toplum Sözleşmesi / Sami Evren*”
Ne zaman ki otoriter bir rejim gerçek çöküşünden önceki son krizine yaklaşır çoğu kez gizemli bir kırılma meydana gelir. Birdenbire oyunun sonu olduğunu kavrayıveren insanların korkuları basitçe yatışır. Bu yalnızca rejimin meşruiyetini yitirmesi demek değil ama aynı zamanda, gücü kullanışının şimdi ürküntüye dayalı bir tepki ve hatta iktidarsızlık belirtisi olarak algılanmasıdır. Ryszard Kapuściński, Humeyni devrimini anlattığı Şahların Şahı (Shah of Shahs) yapıtında bu kırılmanın kesin anını ve yerini saptar: Tahran’da bir kavşakta polis tek başına bir göstericiye hareket etmesi için bağırmış, gösterici kımıldamayı reddedince bozum olan memur geri çekilmişti. Birkaç saat içinde bu olayı bütün Tahran duymuştu ve sokak çatışmaları haftalarca sürdüyse de herkes bir biçimde her şeyin bittiğini biliyordu. Şimdi de benzer bir şey mi oluyor?
Devamını oku “Tahran’daki Berlusconi / Slavoj Žižek”
ABD’de devlet geçen Cuma günü üç bankayı daha kapattı: Florida’da bulunan First State Bank ve Community National Bank ile Oregon’da bulunan Community First Bank. Federal Tasarruf Sigorta Şirketi’nin (FDIC) her üç kurumun kapatma masraflarını ve sigortalı mevzuatları karşılamak için 185 milyon dolar ödeme yapması bekleniyor. Şu ana kadar yıl içinde toplam 72 ABD bankası çöktü, bu rakam 2008’de 25 ve 2007’de sadece 3’tü.
Devamını oku “ABD Banka Batıkları Sürerken, Banka Kârları Yükseliyor / Patrick O’Connor”