Sigara devlerinin, 1974 yılına kadar resmi olarak giremediği dört ülke kalmıştı: Bunlardan biri Türkiye, diğerleri; İtalya, Fransa ve Avusturya’ydı. 1974′e gelindiğinde Türkiye hariç diğer ülkelerin hepsine sigara devleri girmiş, sıra Türkiye’ye gelmiştir. Sigara devleri Türkiye’ye girmek için de, 1970′li yıllarda “saldırıya” geçerler. Bu yıllarda ülkemiz kaçak sigara akınına uğrar/uğratılır. Sigara devlerinden birinin Bulgaristan’da sigara fabrikası kurmasıyla birlikte Batı Karadeniz sahilinden ülkemize sigara kaçak olarak girmeye başlar.
Devamını oku “TEKEL’de Gözyaşı Döken Timsahlar / Abdullah Aysu”
Temelleri 1908 sonrasında atılan ama asıl rengini 1920’li 1930’lu yıllarda alan Kemalist otokrasi, artık çürüme aşamasını geride bırakıp kokuşma aşamasına girdi. Şimdilerde her tarafı kötü kokular sarmış durumda…“Memleketin sahipleri” geride kalan yaklaşık seksen yıllık dönemde tam bir koloniyalist rejim üslubu sergilediler. Rejimin halka bakışı tipik bir koloniyalist rejim uslubuydu ama koloniyalistin kolonize ettiğinin dilini konuşuyor olması ve ideolojik manevra yeteneği, rejimin gerçek niteliğinin tartışılmasını ve anlaşılmasını engelledi. Değişmez parolaları halkı adam etmekti… Halkın ne zaman ve nasıl adam olacağına da kendileri karar vermek kaydıyla…
Devamını oku “Çürüme Kokuşmaya Dönüşürken… / Fikret Başkaya”
Türkiye’de sol siyasal yapılar ne tarihsel birikimden, ne de tarihsel deneyimlerden ders çıkarmış durumda. Bunu ispatlamak için çok büyük teorik argümanlara gerek yok, sadece mayalayacağı ve mayalanacağı üç önemli eyleme ve sonuçlarına bakmak yeterli. Ancak, üç büyük eylemin arasında bir küçük eylem var ki, asıl öğretici olan da o. Bu yazıyı da üç büyük eylem ve bir küçük eylem üzerinden solun işçi sınıfı ile kurmak istediği, ama kuramadığı bağ üzerinden kısa bir yazı ile tartışmaya açmak istiyorum.
Devamını oku “Solun Tekel İşçileri Üzerinden Kendisi ile İmtihanı / Yüksel Akkaya”
Tekel işçilerinin direnişinin 36. günündeyiz ve artık açlık grevi başladı. Ankara’nın şimdilik kışa inat ılık geçen geceleri yavaş yavaş ayaza çalıyor, ayaza giderek hızlanan yağmur da katılıyor. İşçilerse, ayaza çalan geceye inat slogan atmayı, şarkılar söylemeyi ve gecenin dördünde “Ampül Tayyip’e” selam göndermeyi kesmiyorlar. Atılan sloganlardan ikisi Tekel direnişin simgesi haline gelmeye ve geceyi ısıtmaya devam ediyor. Bu sloganlardan biri, hakkında açılan davalar hala süren “Ampül Tayyip” sloganı; diğeri ise tüm kitlenin oturup kalkarak attığı “Tayyip Tayyip baksana, 4-C, 4-C alsana” sloganı. Türk-İş binasının önünde yakılan ateşlerin dumanı tüm işçilerin ve işçilerle birlikte sabahlayan devrimcilerin üstüne ağır bir is kokusu sindiriyor. Herkes Tekel direnişine katılanları üzerine sinen is kokusundan ayırır oluyor. İşçilerse açlık grevine girerken ağızlarından şu cümleyi düşürmüyor: “Ölümüz dirimizden daha çok ediyor”. Çünkü şayet işçiler 31 Ocak’tan önce ölürlerse, yakınlarına devredecek olan emekli maaşları 4-C statüsünde alacakları maaştan daha fazla olacak!
Devamını oku “Ölüleri Dirilerinden Çok Edenlerin Direnişi / Burak Kaya”
İki gün önce, Küba saatiyle sabaha karşı altıda, televizyon kanalları Port-au-Prince’i ciddi bir şekilde sarsan şiddetli depremi (Richter ölçeğiyle 7.3 büyüklüğünde) vermeye başladılar. Bu sismik fenomen, nüfusun yüzde 80′inin kerpiç ve çamurdan yapılmış evlerde oturduğu Haiti başkentinin 15 kilometre uzaklığında denizdeki bir faydan kaynaklanıyordu.
Devamını oku “Haiti Dersleri / Fidel Castro Ruz”
Haiti’de geçen hafta gerçekleşen deprem, salt Haiti’nin değil, “uluslararası topluluğun” “demokrasi” anlayışının da “gerçeğini” gözler önüne serdi. Jeologlar, yıllardır, Güney Haiti’de güçlü bir deprem bekliyorlardı. 2008’de gazeteler çok büyük bir depremin gelmekte olduğunu yazmıştı (CNN 12/01/10). Geçen hafta iki milyon nüfuslu Porte-au-Prince tam anlamıyla yerle bir oldu. Depremde ölenlerin sayısının yüz binlere ulaşacağı söyleniyor. Başta ABD olmak üzere dünya medyası Haiti’ye odaklandı. Felaketin boyutları, “uluslararası topluluğun” yardım elini uzatmasının gerektiği, Haiti’nin yoksulluğu vurgulandı. Ölümlerin büyük çoğunluğunun binaların dayanıksızlığından, denetimsiz inşaatlardan, deprem yıllardır bekleniyor olmasına karşı gereken tedbirlerin alınmamasından kaynaklandığında hemen herkes anlaşıyordu. Ama halkının yüzde 75’i günde 2 dolar gelirle geçinmek zorunda kalan, GSMH’si 7 milyar doları aşamayan, yaklaşık iki milyar dolar dış borçla boğuşan bir ülkede depreme karşı nasıl tedbir alınabilirdi ki?
Devamını oku “Haiti’nin (ve Sistemin) Gerçeği / Ergin Yıldızoğlu”
TEKEL işletmelerini kapatmayı önüne görev olarak koyan AKP, 12 bin TEKEL işçisine (ve ailesine) iki seçenek dayatmaktadır: Ya 31 Ocak 2010’da tazminatınızı (kıdem ve ihbar) alarak emekliye ayrılacaksınız ya da 4C’ye razı gelerek 600 küsur lira ücret alarak, çeşitli iş kollarına sözleşmeli işçi olarak (Taşeron işletmelerine) savrulacaksınız. Hatırlanırsa, kapatılan SEKA işçileride Kocaeli Belediyesinde istihdam edilmişlerdi. Belediye hizmetlerinin çoğunun taşeronda olduğu düşünülürse sonuç yine aynı kapıya çıkıyor! Bu durum, Özal döneminde başlayan taşeronlaştırma uygulamasının “meyvelerinin” alınması anlamına gelmektedir. Kamuda artık “iş güvenceli” iş kalmamıştır. Son kalan iki büyük işletmeden, TEKEL kapatılıp yok edilmektedir. Geriye sadece demiryolları kalmıştır. O da 2010 yılı özelleştirme kapsamındadır.
Devamını oku “TEKEL Özelleşmiyor: Kapatılıyor! / Atilla Doğan”
Che’nin sekseninci doğum yıldönümünü anmanın en iyi yollarından biri, onun daha az bilinen ya da en fazla ihmal edilen yönlerini, Marksist düşüncenin yeniden yaratıcısı olarak, Marksizm’in Latin Amerika’da uygulanması konusundaki rolünün önemini yeniden açığa çıkarmak olmalı. Biraz, yenilmişliği, cömertliği, aynı zamanda asilliği, en fazla da cesareti ve “Kahraman gerilla” olarak elde ettiği şöhreti nedeniyle onun bu yönlerinin ihmal edilmesi, bilgisizlik ya da kayıtsızlıkla açıklanabilir.
Devamını oku “Che ve Marksizm’in Yeniden Üretimi / Atilio A. Boron*”
Aslında Karl Marx, bizim “tek yol devrim” sloganımızı 11. Tezinde filozofça dile getirmişti: “Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir.” Ünlü “11. Tez”e ulaşabilmem için 10 adet tez sıralamam gerekiyor elbette. Başlıyorum:
1. Tez: Türkiye‘de artık “aydın”ın bittiği yerde “münevver” veriyorlar. Münevver, Osmanlıca‘da “aydın” demektir… Yeni Osmanlıcılık ortamında artık İtilafçı münevverlik müthiş prim yapıyor. İtilafçı münevverin bir tarafından üflenince öbür tarafından “Başbakanım çok yaşa!” sesi çıkıyor. Cengiz “Münevver” Çandar şöyle diyor: “Sivil faşizm‘, ‘tek parti diktatörlüğüne gidiyoruz‘ cinsinden ipe sapa gelmez hezeyanların, Ergenekon‘u bunca zamandır karartmak ve sulandırmakla uğraşan aynı çevreden seslendirildiğini izliyoruz.” ” ‘Sivil vesayet‘ adında karşı çıkılabilecek bir şey olabilir mi? Evet, istenen ‘sivil vesayet‘tir zaten; ‘demokrasi‘ dediğiniz ‘sivil vesayet‘tir.”
Devamını oku “Akepeliler, Askerler ve Münevverler Üzerine Tezler / Melih Pekdemir”
Sınıfın varlığına ilişkin yanılsamayı güçlendiren tüm bu yaklaşımları da dikkate alarak, “Türkiye’de (Batı’daki gibi) bir işçi sınıfı yoktur” hükmünün doğru olduğu söylenebilir mi? 21.yüzyılın sözüm ona “post-modern dünyası”nda, dönem dönem köşe yazılarına dek yansır. Avrupa-merkezci bir tarzda toplumsal mücadeleler tarihine ve bunun içinde de işçi sınıfının oluşma, mücadele ve örgütlenme tarihine ilişkin ‘mürekkep yalamış’ ve arada sırada da bu konuda kelam eylemeye meraklı kimi zevat şöyle yazar : Bizde Batı’daki gibi bir işçi sınıfı yoktur. Ardı sıra da vaziyeti dengelemek ve yanılsamayı güçlendirmek için “burjuvazi de yoktur” derler. Bu söz, sağından solundan çekiştirilerek, nihayetinde “Türkiye’de işçi sınıfı yoktur” hükmüne dönüştürülüverir.
Devamını oku “Sınıfsal Hak, TEKEL İşçileri ve Sosyalistler / Atalay Girgin*”